Günümüzde insanlar çeşitli hastalıklarla boğuşup duruyorlar. Bu hastalıkların bir kısmı bedensel bir kısmı da manevi (ruhsal) hastalıktır. Aslında bedeni hastalıkların bir kısmını tetikleyen de ruhsal hastalıklardır. Manevi hastalıklarımızın başında ise yalan söyleme hastalığı gelmektedir. Yediden yetmişe hemen hemen herkesi örümcek ağı gibi örmektedir bu hastalık. Yalan söyleme sıradan bir hadise oldu artık. Hiç çekinmeden, utanmadan yalan söylüyoruz. Hani gözünün içine baka baka yalan söylüyor denir ya gerçekten de öyle.

Yalan söyleme alışkanlığı genellikle ailede ve küçük yaşlarda öğrenilen bir hastalıktır. Bu hastalık doğuşta insanların genleriyle gelen bir hastalık değildir. Öyle olsaydı çocuklar doğruları söylemez, çocuktan al haberi denmezdi. Hiçbir insan doğuştan getirmez bu hastalığı. Bu, sonradan kazanılan bir alışkanlıktır. O halde suçlu büyüklerdir.

Küçüğümüz büyüğümüz, yaşlımız, gencimiz hepimiz bir şekilde yalan söylüyoruz. Bazen zararını gördüğümüz, bazen de kısa süreli bize faydası dokunan ama hepimizin karşılaştığı bir gerçek, yalan. Aslında hepimiz yalan söylenilmemesi gerektiğini çok iyi biliyoruz. Yalanın zayıf karakterli insanların silahı olduğunun da farkındayız. Peki, bunları bildiğimiz halde neden yalan söylemeye devam ediyoruz? Soruyu biraz daha genişletelim. Neden çoğu insan yalan söylüyor, yalan söyleme hastalığı bizde nasıl oluştu? Ve daha da önemlisi çocuklarımızı yalandan nasıl uzak tutabiliriz?

Bu hastalığın çok çeşitli nedenleri var:
Farkında olmadan, gayri ihtiyari yalan söyleniyor. Bu tamamen alışkanlık olup art niyet olmadan gerçekleşmektedir. Aileden, çevreden, sağdan soldan duyduğumuz için bir çırpıda ağzımızdan çıkıveriyor. Bunlar zararsız yalanlar olmasına rağmen yine de şık olmuyor.

Çıkar elde etmek için yalan söyleniyor. Yalanı daha çok menfaat elde etmek (daha çok kazanmak) için söylüyoruz. Bazen satıcı da yalan söylüyor, müşteri de. İkisi birbirine güvenmediği için karşılıklı yalanlar havalarda uçuşuyor. Harama hile katmadan(!) satış gerçekleşmiyor.

Cezadan korunmak için yalan söyleniyor. Bu daha çok çocuklarda görülen bir hastalık. Aşırı baskı olan ailelerde yalan, çocuklar için kaçınılmazdır. Babasının dayağından korkan çocuk yalan söyler; çünkü doğru söylerse cezaya çarptırılacaktır. Ödevini yapmayan öğrenci de yalan söyler. Çünkü öğretmenin kendisine düşük not vermesinden korkmaktadır.

Yalanları yukarıda belirttiğim çıkarlar doğrultusunda kullanıyoruz. Peki, bu yalanları nereden öğreniyoruz?

Başta ailemizden: Çocuk doğuştan beri anne ve babasından yalanlar dinliyor. “Oğlum sesiz ol sana çikolata alacağım. “Akşam baban gelince sana oyuncak getirecek”. “Sen bekle ben komşuya gidip beş dakika sonra geleceğim… Oysa anne, akşama ancak geliyor.” “Bugün öğretmenini gördüm, hiç çalışmadığını söylüyor.”

Sakın demeyin, bebek ne anlar yalandan. Çocuk biraz büyür ve sonra başka yalanlara şahit olur. Eve gelen telefona baba, “evde yok de oğlum.” der. Tatile gidildiğinde üç beş kuruş kâr edebilmek için 12 yaşındaki çocuk 9 yaşında gösterilip yalan söylenir. Evde çekiştirdiği komşusunu, sokakta görünce güler yüz gösterip över. Böyle bir ailede büyüyen çocuk yalanın gayet doğal bir şey olduğunu düşünür. Kendi söylediği yalanların gayet normal olduğuna inanmaya başlar.

İkincisi medyadan (Basılı ve görsel yayınlardan): Gelin sizinle bir test yapalım. Bir gün elinize defter ve kalem alıp televizyondaki yalanları not alın. Aşk dizilerinde, aksiyon filmlerinde, magazin programlarında, sabah programlarında, reklâmlarda, haberlerde yüzlerce yalana rastlayacaksınız. Bir süre sonra sıkılacağınızı, akşama kadar devam ederseniz ikinci deftere geçeceğinizi düşünüyorum. Televizyon ve gazeteler, maalesef birer yalan makinesi olup çıktılar. Yalan söylemeyi biz daha küçük yaşımızda televizyonlardan öğreniyoruz. En masum zannettiğimiz çizgi filmlerde, dizi filmlerde, masal ve hikâyelerde bile yalana maruz kalan çocukların bilinçaltına yalan o kadar normal bir şey olarak kazınıyor ki, sonrasında onu içlerinden söküp atmaları çok güçleşiyor.

Üçüncüsü İnternet yalanları: Özellikle çetleşme esnasında uydurulan yalanlar. Gözler yalan söylemez ama İnternet’te kimse kimsenin gözünü göremiyor, yazıların hangi ruh haliyle yazıldığını kontrol edemiyor. Karşılıklı yalanlar gökyüzünde akıp gidiyor. Sonra mı? Birbirini kazıklamalar, üç günlük evlilikler ve arkasından mahkemeler.

Yalanın bir diğer kaynağı ise çevremizdir: Ailemiz yalan söylenmese, televizyon izlemesek de çevremizde söylenen yalanlardan kurtulmak mümkün değildir. Kısacası arkadaşlarımız, komşularımız, teyzelerimiz, amcalarımız gözümüzün içine baka baka yalan söyleyebiliyorlar. Bazen şakacıktan yalan söylüyorlar ama sonuç değişmiyor ve bizler yalana muhatap oluyoruz. Kabuğumuza çekilerek yalandan kurtulamayız.

Akşama yemek yapmayan bayan kesin “hasta”dır. Kahvede geç saate kadar taş dizip eve gelen kesin bir iş toplantısına katılmıştır. Büyük şehirde, (özellikle İstanbul’da) randevuya gecikmenin suçlusu trafiktir. Sınavı kaybeden bir öğrenci ya hastalanmıştır ya da seçenekleri kaydırmıştır. İşine geç kalan bir kişi saati kurduğu halde saatin çalmadığı bahanesine sığınır.

Bazı yalanlarımız:

Benim köylüm, benim çiftçim, benim memurum…

Ay ne kadar zayıflamışsın?

Şu an 70 milyon bizi izliyor…

Şimdi ben de seni arayacaktım.

Evi boşaltın! Almanya’dan oğlum geliyor…

En geç haftaya hepsini öderim.

Akşam elektrikler kesildi, ödevlerimi yapamadım…

Benim için önemli olan ruh güzelliği.

Kapatmam lazım, ocakta yemek var.

Hediye olmasa inan verirdim.

Bütün kadınlar güzeldir…

Seni düşünmekten bütün gece gözüme uyku girmedi…

Ağlamıyorum… Gözüme bir şey kaçtı…

Vallahi, girilmez, levhasını görmedim.

Yemezsen arkandan ağlar…

Ders çalışıyordum.

Şarkılarımızın büyük bir kısmı bu toplumsal hastalığın üzerine kurulmuş. Şairler ne yapsın? Bu toplumsal yozlaşmayı şarkılara konu etmemek olmaz. Bestecimiz Sadettin Öktenay bunu ne güzel dile getirmiş:

Yaşamak yalan belki; yalan, delice sevmek…

Gözlerin, dudakların, o yeminler hep yalan!

Yalan geceler boyu hep beni düşündüğün,

Yalan güller, şarkılar, menekşeler, hep yalan…

Acımasız ağını şimdi örüyor zaman;

Sana inanmak kadar seni sevmek de yalan!

En kutsal değerleri, sevgiyi, aşkı yalanlarımıza alet ettik. Saf, duru sevgi maalesef artık kalmadı. Anneler Günü, kadınlar günü, sevgililer günü… İstisnası az olmak koşuluyla çoğunlukla yalan. 364 gün, yalan bir gün mü gerçek?

Burada siyasilerin, amaçları uğruna, bir oy için söyledikleri yalanlardan bahsetmeyeceğim. Onların yalanlarını sizler biliyorsunuz. Bu satırlara sığdırmam da mümkün değil zaten.

Yalanın olmadığı bir ülke yoktur. Bu işin dini imanı kalmadı. Her toplumda yalan söylenmekte de olsa zannedersem rekor bizde. Yalan öyle çirkin boyutlara ulaştı ki artık kimse karşısındakinin doğru söylediğine inanmıyor. Çünkü herkes karşısındakini kendisi gibi görüyor. O yüzden kimseyi yeminsiz ikna edemiyoruz. Toplumda güven bunalımı had safhaya çıktı.

Dürüstlük konusunda ne yazık ki Batı ülkelerinden daha gerideyiz. Kendi inancımız yalanı en büyük günah saydığı halde diğer din mensuplarına göre çok daha kolay, hatta gözümüzü kırpmadan yalan söyleyebiliyoruz. Söylediğimiz yalanları desteklemek için de atasözleri uydurmada üzerimize yoktur hani. Birisi yalanımızı hatırlatırsa bu tür insanlara “Ne yapalım kardeşim doğru söyleyeni dokuz köyden kovuyorlar.” şeklinde savunmadan geri kalmayız. Siyasette, ticarette, aile içi ilişkilerde, arkadaş ilişkilerinde kısaca toplumun her kesiminde yalan ikili, çoklu ilişkilerin kaynağı olmuş. Güven dejenere olmuş, kuşku almış başını yürümüş, ilişkiler çok kısa zamanda sona erebilmekte. Hatta boşanmaların nedenlerinin başında yalan hastalığı gelmekte. Kısaca yalanlarla yaşıyoruz.

Çocukların İnternet’teki yalan çetleşmelerden uzak durmaları konusunda ailelere büyük sorumluluk düşmektedir. İlköğretimden başlayarak İnternet’in doğru kullanılması konusunda çocukların eğitilmesi gerekir. Yalanın, her yerde yalan olduğu konusu çocukların beynine kazınmalıdır. Bu durum okullarda da desteklenmeli, bu konuda bir bilinç oluşturulmalıdır.

Özetle menfaat elde etmek veya cezadan kaçınmak için başvurulan yalanı ailemizden, çevremizdeki insanlardan, basılı ve görsel medyadan öğreniyoruz. Daha dürüst bir toplum haline gelmek istiyorsak başta çocukları, yalanın kol gezdiği ortamlardan uzak tutmalıyız. Bunun da biz büyüklerin bu günahtan vazgeçmemizle mümkün olacağını unutmayalım. Hepimiz, “ah yalan dünya” deyimini çok kullanırız. Hayır, dünya yalan değil. Gelin bunun gerçek olduğunun farkına varalım, yalanlarla birbirimizi belki kandırırız; ama dünyanın gerçek sahibini kandıramayacağımızı bilelim. Erzurumlu Teo Pehlivan’ın “Bizde yalan yok, hılaf yok.” sözünü gerçekten yaşayalım.

Tüm güzel insanlara yalansız bir hayat dileğiyle.

İsmet Yalçınkaya

Final Dergisi Dershanesi

http://blog.milliyet.com.tr/yalanlarla-yasamak/Blog/?BlogNo=117001